TARTIŞMALI BAZI MESELELER[1]
Harun ECE
Bir konuyu doğru anlayabilmek için doğru yaklaşım ilkesi ve buna bağlı olarak aklın çalıştırılması ile delil olarak sunulan ayetlerin tespitindeki isabet son derece önemlidir. Hadisleri dışlayarak “Kur’an İslam’ı” sloganıyla yola çıkanların bu noktadaki yanlışlıklarına, ayetleri amacı dışına taşıdıklarına ve görüşlerindeki temel çelişkilere sıkça rastlanmaktadır. Slogan veya algı oluşturarak ya da aşağılayarak iddialarını ispatlamaya çalışmaları da bir başka sorunlu yaklaşım tercihleridir.
Kendisine tâbi olunması gereken din ile günümüzün sosyal hayatını merkez alıp onunla uyumlu hale getirilmeye çalışılan din farklıdır. Dinî doğruları araştırırken din düşmanlarının eleştirilerine öz güvenle cevap vermek yerine o eleştirilerden kurtulma kaygısıyla yola çıkmak kişiyi doğrulardan uzaklaştırır.
Müslüman’ın ilmî ve fakat bir o kadar da Müslümanca (taraf) bir duruşla dinini savunma zorunluluğu vardır. Bu açıdan akademik camiada hâkim olan tarafsızlık anlayışı kaygı vericidir.
Geçmiş (özellikle Emevi dönemindeki) alimleri o günün örf ve kültüründen etkilenmekle suçlayan günümüz hocalarının kendilerinin yetiştiği/yaşadığı İslam dışı kültürden ne kadar etkilendiklerinin sorgulanmaması ciddi bir yaklaşım hatasını ortaya çıkarmaktadır.
“Kur’an İslam’ı” kavramını bayraklaştıranların bütün eleştiri oklarını ehli sünnet anlayışına yöneltirken ülkemizde yaşayan diğer kesimleri (Caferi, Alevi, Materyalist, Ateist… vb.) Kur’an’a göre değerlendirmemelerinin anlaşılır bir tarafı yoktur.
Yine sürekli cımbızla seçerek lokal konularda eleştiri ve konuşma yapıp, eser yazmalarına rağmen tüm yönleriyle “İslam budur” diyecekleri İslam’ın tüm konularını kapsayan bütüncül bir eser yazmamaları da dikkat çekicidir.
“KUR’AN İSLÂMI” ANLAYIŞI VE BU ANLAYIŞIN YÖNTEMSEL SORUNLARI
- Kur’an İslam’ı anlayışının Kısa Tarihçesi
İhya/tecdid: Sahih dini kaynaklardan uzaklaşan ümmeti, bidat ve hurafelerden arındırarak Kur’an ve sünnet çizgisine yani saf hâline tekrar getirmeyi amaçlar.
Islahatçılık: İslâm’a kültürel ve siyasi olarak dışarıdan dayatılan ve bunun etkisiyle oluşan/bozulan geleneğe karşı çıkma, bunları düzeltme amacını taşır. Daha çok dış güçler ve etkileri ile mücadeleyi amaçlar.
İslâm modernizmi: Kur’ân’ı tek kaynak kabul eden bir anlayıştır. Bundan dolayı “Kur’an İslâmcılığı” vb. adlarla da anılmaktadır. İslâm modernizminin başlıca temel özelliği Rasyonel aklı esas alıp otoriteye (hadislere veya alan uzmanı âlimlerin bilgisine) boyun eğmeyi reddeden, bireyciliği esas alan, modern hayatın şartlarına göre dini yorumlayan bir duruşu benimser. Bu nedenle modernist anlayışına sahip olanların mücadele alanlarının en önemli bölümünü hadisler ve geçmiş dinî/ilmî birikimler oluşturmaktadır.
Modernizm kapsamında değerlendirilen Tarihselciler ise “Kur’an, indiği andaki hükümleri ile aynen günümüze aktarılamaz.” iddiasıyla çağdaş dünyanın şartlarına uymayan ayetlerdeki hükmü veya hükme kaynaklığını tevil ederek bütünüyle inkâr yolunu tercih etmektedirler.
Hindistan’da İngilizlerin açtırdığı okulla birlikte hadislere kurumsal anlamda saldırı başlamıştır. İngiltere’nin o zamanki Hindistan valisi olan Lord Lytton’un fikrî ve malî desteğiyle “Aligarh Müslüman Üniversitesi” açılmış bu okulun eğitim kadrosunda iki tane oryantaliste de yer verilmiştir. Hindistan’daki kavramsal ifadesiyle “Hindistan ehl-i Kur’an ekolü” akımına bahsi geçen üniversitenin kurucusu olan Seyyid Ahmed Han ile Çerağ Ali öncülük etmiştir. Özetle bu anlayışın doğması ve gelişiminde Hıristiyan düşüncesinin ve sermayesinin ciddi desteği söz konusudur. Bu hareket tarihî süreç içinde önce Hindistan’da ortaya çıkmış, sonra Mısır’da taban bulmuş, daha sonra da başta Ankara İlâhiyat olmak üzere ilâhiyatların dinî konularda benimsedikleri yaklaşım tercihleri sonucunda Türkiye’de etkili olmuştur. Günümüzde taraftarları ve etkileri artarak devam etmektedir.
Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde Hampher adlı müsteşrik, İslâm dünyasını nasıl yok edebileceklerine dair “Müslümanların kırılması gereken güçlü yönleri” başlıklı İngiltere’ye bir rapor yazmıştır. Kırılması gereken yönleri arasında sünnete (hadislere) ve alimlere bağlılık da yer almaktadır. Modernist kesimin sürekli bu ikisine saldırması ile bu rapor arasındaki uyum dikkatten uzak tutulmamalıdır.
Ayrıca Avrupa’daki dinde reform hareketlerinde benimsenen ilkeler ile günümüzün dinî alandaki modernist anlayışı arasındaki benzerlik önemlidir. Bu benzerliklerden öne çıkanlar şunlardır: Sadece kutsal kitaba göre din oluşturma, bütün otoriteleri reddedip sadece aklı esas alma ve herkesin kutsal kitabı bireysel olarak bütün yönleriyle anlaması gerektiğini savunmak.
- Kur’an İslam’ı Anlayışına Genel Bakış
Allah’ın (cc), Resulüne hüküm koyma yetkisi verdiği ayetle sabittir. Hadis, Kur’an’a uyuyorsa geçerli, değilse geçersiz olup kabul edilemez” kuralının izafîlikten (görecelilikten) uzak, objektif bir kriter/yaklaşım olabilmesi için toptancı ve yüzeysel bakıştan uzak olması gerekir. Yine iddianın tutarlı olabilmesi, konuyu alt başlıklarla detaylandırılıp ayrıntıda kabul edilip edilmeyenlerin ilkeler halinde belirlenmesiyle ancak mümkün olabilir. Böyle bir ilmi detay çalışması yapılmadan tamamen kendi görüşüne uygun düşecek bir yaklaşım benimsenmekte yani kendi görüşünü Kur’an’ın görüşü olarak sunup buna uymayan hadislerin reddedilmesi hatasına düşülmektedir.
Ayrıca “Bir hadis duyarsanız Kur’an’a vurun, uymuyorsa atın” sözünün hadis olmadığı ispatlanmış olmasına rağmen modernist kesimin anlayışlarını desteklediği için hadis diye sarılmalarındaki çelişki dikkate değerdir.
- Nassları Doğru Anlamak için Gerekli Temel İlkeler
Nassları doğru anlamak için fıkıh usulünde benimsenen kurallara ek olarak şunlara da dikkat edilmesi gerekir.
Her zeminde uygulanacak ilkesel tutarlılık, ayetin nazil olduğu-hadisin de söylendiği dönemdeki anlamlarının asıl olduğu, doğruyu anlayabilmek için önyargı ifrat ve tefritten uzak olunması gerektiği, aynı ayeti gündeme göre farklı (birbiriyle uyuşmayan) yorumlama yanlışlığına düşülmemesi gerektiği, bir kişinin önceki alimlerin hatasıyla karşılaşmaktan haz alması veya alaycı bir üslup takınmasının Müslümanca bir tutum olamayacağının farkında olması gerekir.
Ayetler arası bağlantı kurarak ulaşılan sonuç isabetli de olsa “Kur’an/Allah böyle diyor” şeklinde, doğrudan ve tamamının Allah’ın sözü olduğu anlamına gelebilecek bir ifadeyle sunulması doğru olamaz. Çünkü ulaşılan sonuç doğru bile olsa kulun yorumlayarak ulaştığı bir netice olduğu için doğrudan Allah’ın sözü olamayacağı açıktır.
Günümüzde karşılaşılan lokal bir konudaki bir yanlış veya bilgiden hareket ederek hemen genelleme yapmak yanıltabilir. Genelleme yapılması gereken veya kendi alanıyla sınırlı tutulması gereken durumlarla ilgili her yerde ve her zaman geçerli kuralların olması gerekir. Bunlar arasından kendi görüşünü desteklemesine göre tercih yapmanın doğru olması mümkün değildir.
Uygulamada olan yanlışlarla ilgili olarak, bu yanlışla mücadele etmek yerine kolaya kaçılıp dinin o konudaki doğru bir aslını inkâr etme yöntemi benimsenmektedir. Bu yaklaşım devam ettirilirse hemen her konunun uygulamasında yanlışlar olabileceği için ortada din diye bir şey kalmayacaktır.
- Hadisleri Reddedenlerin Yaklaşım Hatalı/Çelişkileri
Kur’an İslam’ı sloganını benimseyen kesimin Kur’an’a uymadığı gerekçesiyle reddettikleri pek çok hadise göre günlük dinî yaşantılarını yapmaktadırlar. İddialarının arka planında “hadisler ayetten benim anladığımla uyumlu olmalı” gibi bir anlayışla kendi görüşünü yanılması mümkün olmayan mutlak doğru olarak görüp, ayet veya hadisi ona göre anlamlandırma çabası yatmaktadır. Bu konuda başat 23 tane çelişki tespit ederek kitapta açıklanmıştır. (Yazıyı çok uzatacağından buraya alınmamıştır.)
Alimlerimizin Emevi döneminde siyasetten etkilendiğini iddia edenlerin 28 Şubat sürecinde ve bir siyasi liderin “din güncellenmeli” talebi üzerinde nasıl esas duruşa geçerek biz hazırız dedikleri yani siyasi iradeye teslim olmaları arasındaki çelişki önemlidir. Ayrıca devletten maaş alarak ona bağımlı olan kişilerin devletle hiçbir ekonomik bağı olmayanları (maaş almayan geçmiş alimleri) siyasetten etkilenmeyle suçlamalarının akılla izahı mümkün değildir.
Mide rahatsızlığı olanın oruç için özürlü olduğu fakat abdest ve namaz için olmadığı. Kolu alçılı olanın abdest için özürlü fakat oruç ve namaz için olmadığı. Yine diz kapaklarında sorundan dolayı bacaklarını bükemeyenlerin namaz için özürlü fakat abdest ve oruç için olmadığı herkesin malumudur. Ayette eza olarak geçen kadının özel durumunun bunlardan hangisine sokulduğu deliliyle ispatlanmadan işine gelecek şekilde abdest ve oruç için özürlü kabul edilmesi düştükleri çelişkinin önemli bir örneğini oluşturmaktadır.
- “Hadisler Kur’an’a uymazsa reddederiz” Diyenlerin Söylem ile Eylemleri (İddia-uygulama) Arasındaki Çelişkileri
Hadisin Kur’an’a uymamasından ve zıtlıktan ne anlaşılması gerektiği önemlidir. Hadisin ayetteki bir hükmün kapsamını genişletmesi (Ta’mîm), daraltması (tahsis), kapalılığını açıklaması (Tebyîn), sıfırdan hüküm koyması (Teşrî) konularına ayrıntılı bakmadan hepsini bir sepete doldurarak ve 180 derece zıt olma haliyle eşdeğer tutan yaklaşımın yanlışlığı aşikârdır.
Ayette belirtilen süt anne ve süt kardeşle evlenmenin yasaklanması hükmüne hadis-i şerif süt babayı da ekleyerek yasak kapsamını genişletmesi (Ta’mîm). Ayette deniz ve kara ayırımı yapmadan kesilmeden ölmüş hayvanların (meyte) tamamının yenmesi haram kılınırken hadisler deniz ürünlerini bundan hariç tutarak ayetin anlam kapsamını daraltması (Tahsis). Kur’an’da erkeğin tesettürü ile ilgili bir talep/hüküm yokken hadisin sıfırdan hüküm koyması (Teşrî) herkesin kabul ettiği konulardır.
Kur’an-ı Kerim’deki hükmün kapsamını hadis-i şeriflerin bir şekilde etkilediği; etkileyemez diyenlerin de iddialarının aksine kendi uygulamalarıyla (zımnen de olsa) bunu kabul ederek düştükleri çelişkilerle ilgi 15 farklı örnek tespit edilip kitabımızda açıklanmıştır.
- Sadece Kur’an Meali Okumak Yeterli midir?
Peygamberimize açıklama görevi verildiğini beyan eden ayetler varken tüm yönleriyle açık/anlaşılmış bir konu için böyle bir görev verilmesinin anlamlı olamayacaktır. Dolayısıyla bu görevin verilmesi Kur’an’ın zor anlaşılan yönlerinin de olabileceğini göstermektedir.
Kur’an ve Hikmetin verildiğini anlatan ayetlerde bu iki kavram arasında bağlaç olan atıf vav’ı kullanılması bu ikisinin birbirinden farklı olduğunu göstermektedir. Bu noktada hikmetin doğru anlaşılma zarureti vardır.
Yine bilenlere sorulmasını ve sorunların Allah ve Resulüne götürülmesini isteyen ayetler dikkate alındığında Kur’an’ın istisnasız eksiksiz herkes tarafından aynı seviyede anlaşılmayabileceğini göstermektedir.
Prof. Dr. Soner Gündüzöz’ün tespitine göre Kur’an-ı Kerim Arapçadır fakat 64 farklı lehçeye dayanmaktadır. Bu lehçelerin hepsini bilmeyenlerin Kur’an’dan anlamadığı bölümlerin de olması kaçınılmazdır.
Peygamberimiz, kendisine verilen Kur’an ve hikmetin ışığında ve yine kendisine verilen öğretme ve açıklama görevi çerçevesinde soru ve sorunları çözdüğüne özellikle dikkat edilmelidir.
“Kur’an’ı herkes bütünüyle anlar” düşüncesi yerine kendi bilgi birikimi, kavrayış derinliği ve takvasıyla orantılı olarak anlar demenin daha doğru bir yaklaşım olacağını düşünmekteyiz.
- B) BAZI FIKHÎ MESELELERLE İLGİLİ YAKLAŞIM SORUNLARI
1- İslam’da Namazın Kazası Var mıdır?
Şirke düşüp pişman olana çözüm aramak şirke teşvik anlamına gelmediği gibi namazını kılmayıp pişman olana da çözüm aramak yani kazâsının olduğunu kabul etmek de kazâya bırakılabileceğine veya namaza karşı gevşemeye teşvik anlamına gelmemektedir. Bu noktada oluşturulmak istenen algılara kanmamak gerekir. Kazanın kabul edilmesi hiçbir namazın kazaya bırakılamayacağı gerçeğini değiştirmediğinin de hatırdan çıkarılmaması gerekir.
Namazın kazasını kabul etmeyip sadece tevbe edilmesi gerektiğini söyleyenlerin hem kaza hem de tevbe gerektiğini söyleyenleri namaza gevşekliğe sebep olmakla suçlamalarındaki tutarsızlık aşikardır. İddialarına göre sadece tevbe gevşekliğe sebep olmuyor ama aynı tevbe kazayla birlikte olunca gevşekliğe sebep olabiliyor. Bunun ilmen izahı ya da kabulü mümkün değildir.
Peygamberimiz kendisinin veya ashabının vaktinde kılamadığı tüm namazları istisnasız kazâ etmiş ve ashabına da bunu tavsiye etmiştir. Kaza etmeden sadece tövbeyi önermekle yetindiği bir tek örnek bile yoktur.
İçtihatla bir ibadet ortaya konulamayacağı gibi var olan bir ibadet de içtihatla yok edilemez. Yalnız bir ibadeti ilk defa ortaya koymak için akıl yürütme (içtihat) ile var olan bir ibadetin kapsamı ve yapılış şekillerini belirlemek için yapılan içtihat aynı şey değildir. Ayrıca namazın kazasının varlığı içtihada değil Peygamberimizin uygulamalarına, sünnete dayanmaktadır.”
Ayetlerde dolaylı, hadislerde ise doğrudan bilinen anlamıyla kaza kavramı geçmektedir. Kütüb-i tis’a (dokuz hadis kitabı) tarandığında mükerrerleriyle birlikte namazın kazası ile ilgili yetmiş küsur hadis-i şerif bulunmaktadır. Bunlar Hayber, Hudeybiye, Ceyşu’l Umâre dönüşlerinde, seferiyken uyuyakalma sonucunda ve Hendek Savaşında kaza edilen namazlardır. Ayrıca kaza edilmesini isteyen kavlî hadisler de vardır.
“Kim bir namazı unutur yahut (onu kılmadan) uyuyakalırsa o namazın kefareti, hatırladığı zaman onu kılmaktır” hadisi ile “Biriniz uyku veya gaflet sebebiyle namazını ihmal ederse hatırlayınca kılsın. Zira Allah-u Teâlâ ‘namazı beni anmak için kıl’ buyurur.” hadisi konu açısından yeterli öneme sahiptir. Birincide keffaret kavramının kullanılması sonradan eda değil telafi amaçlı kaza olarak kılındığını, ikinci hadisteki gaflet kavramı namaz uyuyakalma dışında terk edildiğinde de kazanın olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
Özetle unutma, uyuyakalma, savaş nedeniyle mecburiyetten kılamama, Kurayza Yahudilerinin muhasarasında olduğu gibi peygamberin emrine ittiba düşüncesiyle kılamama ve bilerek de olsa gaflet sonucu namazı terk edilme nedeniyle kılınamama durumlarının her biri Peygamberimiz döneminde karşılaşılan namazı terk etme sebepleridir. Bunların hepsinde de namaz kazâ edilmiş olup hiçbirinde sadece tevbe önerilmekle yetinilmemiştir.
Bir konu hakkında özel bir çözüm varsa genel ilkeden sonuca gidilemez. Mesela kılamayan namazın kazası peygamberimizin uygulamasında ve sözlü isteğinde varken “tevbe günahları affeder” ilkesiyle konu sonuçlandırılamaz.
Allah, namazı vaktinde kılmayı farz kılmıştır. Vaktin ihlali (kaçırılması), yapılması gereken fiilin (namazın) aslını da ihlal etmeyi gerektirmez. Kişi namazını kılar, kendi vaktinden sonraya bırakmanın günahı zimmetinde kalır. Bu durumda kazadan ayrı olarak bir de tevbe etmesi gerekir. Allah dilerse cezalandırır, dilerse bağışlar.
- Kur’an’da Kadının Başörtüsü (Başını Örtme) Var mı?
Hz. Âdem ve Havva’nın üzerleri açıldığı anda (örtünme emri olmamasına rağmen) örtünme ihtiyacı hissetmeleri örtünmenin fıtri olduğunu göstermektedir. Aksine açılmak ayetlere göre şeytanın amaçları arasındadır. Çünkü şeytan Âdem’in edep yerlerini görülmesini istemektedir. Ayetlerde elbisenin yaratılışıyla ilgi zikredilen sebepler; İklim şartlarının zararlarından korunma, örtünme ve süslenme ile güzel görünmedir.
Elbisenin güzelleştirmesi Batının kriterlerine göre yani yabancı erkeğin dikkatini çekecek güzellik ölçü alınmadığında, meşru model ve renkteki kıyafetleri giymekle hayat boyu tek düzelik değişmiş olmakla ve olabilecek vücut kusurlarını gizlemesi yönüyle de güzelleşmeye katkı sağlamaktadır.
Tesettür ayetlerindeki “daha hayırlı” ve “rahatsız edilmeme” ifadesinin başörtü ile ilgili ayette olmayıp elbisenin yaratılışı ve cilbab ayetiyle ilgili olduğuna, dolayısıyla başörtüsüyle ilgiliymiş algısı oluşturarak başörtüyü reddetmeye gerekçe gösterilmesinin yanlışlığına özellikle dikkat edilmelidir.
“Tesettür ayetleri hem gönül, kalp ve zihin dünyamızda (iç dünyamızda) hem de fizikî/dış görüntüde, davranışta ahlâklı olmanın yöntemini bize öğretmektedir. Ayetlerde geçen elbise, dış kıyafet olan cilbâb ve başörtüsü; kısaca tüm yönleriyle tesettür, bedenimizin örtüsüdür. Takva elbisesi ise iç dünyamızın (ahlâkımızın) örtüsüdür. İkisi birbirini yok eden zıtlar değil, birbirini tamamlayan unsurlardır. Biri olmadan diğeri eksik kalır. Dolayısıyla birini öne çıkarıp diğerini önemsizleştirmek doğru olamaz.”
Başörtüsü ayeti, önceden var olan örtünme şeklini yeterli bulmayıp yeni bir düzenleme getirerek yakaların da kapatılmasını emretmektedir.
Klasik Arapça sözlüklerde de belirtildiği gibi humur kelimesinin başörtüsü anlamında olduğu, Fiil (hamara) hali ile isimleşmiş (humur) halinin karıştırıldığı, ilgili ayette “bi” harfi ceri ile kullanılması nedeniyle başörtüsünün bir bölümüyle (tamamı değil) yakaların kapatılması istendiği geri kalan büyük bölümünün başta olduğu, başta olmadan sadece yakanın kapatılması istenseydi “koyun” şeklinde değil bağlayın iliştirin vb şekilde yakada düşmeden durabilecek bir fiile söylenebileceği, yabancı erkek kadın denmediği için kadın erkeğin aynı kaptan abdest almasını anlatan hadisin çarpıtıldığı çünkü hadisteki kastın muhaddislerin de anladığı gibi mahrem olan erkek kadınların aynı kabı kullandığı nitekim Hz. Aişe’nin aynı kaptan yıkandıklarına dair hadisi de bu anlayışı desteklediği gibi başörtüsünün olduğuna dair çok sayıda gerekçe sıralanabilir.
- Özel Günüde Olan Kadınların Namaz ve Orucu Eda Etme Görevleri Var mı?
Hadis-i şerifler dini hüküm koymada son derece önemli bir yere sahiptir. Yukarıda belirtildiği gibi bir ayetteki hükmün kapsamını hem genişletme hem daraltılma hem de yeni bir hüküm koyma konularında hadisler bir şekilde katkıda bulunuyorsa kadınların özel durumlarıyla ilgili olarak da hadisler aynı katkıyı sağlamaktadır. Birini kabul edip diğerini etmemek çelişki olmaktadır.
Ayetteki herhangi bir açıklama bir soru üzerine yapılmışsa cevabın da o soru ile bağlantılı anlaşılma zorunluluğu vardır. Bakara 2/222. ayeti Peygamberimize “sana soruyorlar” diye başladığı için burada geçen eza kavramının da soruyla bağlantılı anlaşılması gerekir. Soru Yahudilerin eşleri ile insani ilişkisi olduğundan ayette eşler arası ilişki anlatılmaktadır. Kulun Rabbine dönük ibadetiyle alakası olmadığından ibadetlerle ilgili sonuç çıkarmak çarpıtma olmaktadır.
Özel günündeki kadının namazı ve orucu ile ilgili çokça hadis-i şerif vardır. İlgili tüm hadislerde özel dönemde kadının bu ibadetleri yapıp yapmamasıyla ilgili bir tane bile soru sorulmayıp, soruların tamamı adet süresinin miktarı ve sonrasında namazı kaza etmeyip orucu kaza etmekle ilgilidir. Yaygın bir şekilde herkesçe bilinen konu sorulmaz, bilgiye ihtiyaç duyulan bölüm sorulur. Konuyla ilgili sorulardan özel günde namaz kılınmayıp oruç tutulmadığı ve bunun herkes tarafından bilindiği anlaşılmaktadır.
Ayet ve hadisle sabit olan namaz ve oruç ibadetinin kadının özel döneminde kaldırıldığına dair herhangi bir ayet olmadığı için onların ifasına devam edilmeli iddiası da istisnaları olmayan bir gerçeklik değildir. Mesela cuma günü aynı şekilde öğle namazının kaldırıldığına dair de ayetlerde bilgi yok olmasına rağmen Peygamberimizin uygulamalarından dolayı cumayı kılınca öğle namazı kılınmamaktadır. Kadının özel gününde namazı ve orucu terk etmesi de bir yönüyle buna benzemektedir.
Kadın bu döneminde de ibadetlerini yapmalı iddiası için ileri sürülen gerekçelerin yanlışlığını anlatan çokça delil vardır.
- Kadınlara Cuma Namazı Farz mıdır?
Kadim ilim anlayışında kadınlara cuma namazının farz olmadığı fakat yasak da olmadığı konusunda icma varken günümüzde farklı görüşler ileri sürülmektedir. Kadınlara cumanın yasak olması, farz olması ve serbest olması konularının birbirine karıştırılarak birinden diğerine sonuç çıkarma hatasına düşülmektedir. Yine cuma farz değil görüşüne karşı sloganik bir maniple ile “kadınların ibadet etmesi engelleniyor” algısı oluşturmanın de gerçeklikle alakası yoktur.
Arapçada normalde erkek için müzekker, kadın için ise müennes fiil kipi kullanılır. İkisi birlikte olduğunda da müzekker kip kullanılır, fakat bağlamında ikisini de kapsadığına dair bilgi olması gerekir. Cuma ayetinde böyle bir bilgi yoktur. Ayrıca devamındaki üç ayetle birlikte konuyla ilgili toplam 10 adet müzekker fiil kipi geçmektedir. İşine gelecek şekilde bunlardan bir kısmını kadın-erkeği birlikte, diğer kısmının ise sadece erkeği kapsadığı şeklinde yorum yapma çelişkisine düşülmektedir. Mesela hepsi kadınları da kapsar dendiğinde kadının para kazanmak için ev dışında çalışması farz olduğu sonucu çıkar ki bunu kabul eden bir kişi bile yoktur.
İlgili ayette gün adı ve namaza çağrı geçmesine yani hangi namaz olduğu zikredilmemesine rağmen o gün var olan beş vakit namaz değil de cuma namazı olduğu gerçeğinin tespitinde hadislere itibar edip kadınların kılma zorunluluğu olup olmadığı noktasında hadisleri devre dışı bırakmak çelişki oluşturmaktadır.
Yine Peygamberimiz döneminde müsait olan bazı kadınların (tüm kadınlar değil) cumaya gelmesi, cumayı kılması zorunlu olduğundan gelemeyen erkekleri Peygamberimizin araştırması kadınlar için isteğe bağlı olduğundan gelmediklerinde araştırmaması kadınlara cumanın farz olmadığını gösteren delillerdendir.
Köle, kadın, çocuk ve hastaya cumanın farz olamadığını açıklayan hadisin[2] bir bölümünü (çocuk ve hastaya farz olmadığını) kabul edip diğer bölümünü (kadına farz olmadığını) kabul etmeme çelişkisine düşülmesinin kabul edilebilir bir tarafı yoktur.
- Seferîlikte Sadece Düşman Korkusuyla mı Namaz Kısaltılır?
Kur’anı-ı Kerimde sefer kelimesi türevleriyle birlikte 7 defa geçiyor olmasına rağmen seferiliğin nasıl gerçekleştiği, sınırı, kapsamı vb. konular ayetlerde açıklanmadığı gibi hem mukim iken hem de seferi iken namazların kaçar rekât kılınacağı da açıklanmayıp hadislere bırakılmıştır. Sadece ayetlere bakılarak kısaltmanın olup olmadığına karar verilecekse önce normalinin ayetlerden tespit edilip (yapılabilirse) ona göre kısaltmanın nasıl olacağına karar verilmesi gerekmektedir.
Nisa 101. ayet ile 102. ayet birlikte seferilik konusunu anlatırken ikinci ayeti gündeme getirmeyip sadece birinciden, üstelik de bu ayetlerde kullanılan farklı fiillerin anlam kapsamına değinmeden “namaz kısaltılamaz” hükmünün verilmesi yanıltıcı bir çıkarımdır.
Nisa 102. ayette anlatıldığı gibi düşman tehlikesi varsa askerlerin kıldığı gibi bir rekât, yoksa imam olan Hz. Peygamberin kıldığı gibi 2 rekât kılınması gerekir ki Hz. Aişe’den rivayet edilen şu iki hadisle bunu desteklenmektedir.
“Namaz yolculukta veya kişinin devamlı oturduğu yerde ikişer rekât olarak farz kılındı. Sonra yolculukta iki rekât olduğu gibi bırakıldı, yolcu olmayanlar için ise rekâtlar arttırıldı.”
“Allah, namazı Peygamberimizin diliyle hazarda (mukim iken) dört rekât, seferde iki rekât, korku hâlinde bir rekât olarak farz kıldı.”
Ayetlerde açıklanmadığı için özürlünün abdestini nasıl alacağı ile cuma ve normal namazların kaç rekât ve nasıl kılınacağı noktasında hadisleri dikkate alıp seferîliğe gelince hadisleri yok saymanın ciddi bir çelişki oluşturacağı da unutulmamalıdır.
- Ramazan Orucu (İmsak) Erken mi Başlanıyor?
Oruçla ilgili fecr, fecr-i kazip, fecri sadık, subh, imsak, astronomik tan, denizci tanı, rasat tanı ve örfi tan gibi kavramların bilinmesi gerekir.
Kur’an-ı Kerim’de imsakla alakalı sadece bir tane ayet-i kerime olduğu, bütün tartışmanın burada geçen “yetebeyyene” fiili, “küm” zamiri ve “siyah beyaz iplik” ifadelerinden ne anlaşılması gerektiği üzerinde yoğunlaştığı yani bunlara farklı anlamlar yüklenerek iddialar ortaya atıldığı dikkatten uzak tutulmamalıdır.
Farklı görüşlerin temeli bu ayetteki “yetebeyyene” fiilinin öncelikli anlamının “oluşmak, ortaya çıkmak” iken gözle görülmek olduğu iddiası ile “küm” zamirinden yaşadığımız yeryüzünde gerçekleşmesi gerektiği, yükseklerde olamayacağı iddiasından kaynaklanmaktadır.
“Hatta yetebeyyene leküm” birlikte düşünülünce oruç tutacak insana göre fecrin ilk oluştuğu an imsak kabul edilmesi gerekir. Ayette yer belirtilmediği için dünya veya bununla bağlantılı yerlerdeki (gökyüzü) ilk oluşmanın asıl olması gerekir. Ramazanın başlangıcı için gökyüzündeki ayın hareketi kabul edilip aynı ramazandaki günlük oruç için yine aynı gökyüzündeki güneşin hareketinin kabul edilmemesi bir çelişki oluşturacaktır. Bir başka çelişki de ramazanın başlangıcı için astronomi biliminin hesabına güvenilirken günlük oruç için gözle görülmeli şartının ileri sürülmesidir.
Hadislerde açıklanan Peygamberimizin imsaktan sonra zikirle meşgul olması, sabah namazının sünnetini kıldıktan sonra bir süre istirahat etmesi, farklı rivayetlere göre 60 ile 100 ayet arası zammı süre okuyarak sabah nazını kıldırması ve tesbihatta geçen süre toplamı ile sonrasında mescitten dışarı çıkıldığında havanın hala karanlık (ğales) olması dikkate alındığında konu daha anlaşılır hale gelmektedir. Bütün bunların yapılabilmesi için geçen süre toplamı ile sonrasında karanlığın devam ediyor olması dikkate alındığında Diyanetin uygulamasının daha doğru olduğu sonucu çıkmaktadır çünkü Süleymaniye vakfının iddiasına göre imsak ile güneşin doğuşu arasında belirlenen süre bunları yapmaya yetmeyecektir.
Konunun anlaşılmasını kolaylaştırmak için kitapta bu bölüm sonunda iki görüş karşılaştırmalı bir tablo halinde özet bir şekilde verilmiştir.
- Okunan Kur’an’dan kazanılan sevap ölüye bağışlanabilir mi?
Ölüye dua edilebileceği ayetlerle, ölen kişi için maddi yardım yapılabileceği ise hadislerle sabittir. Anlamını bilmeden de olsa Kur’an okumanın sevap olduğu ayet ve hadislerle belirlenmiştir. Bu kapsamda özellikle Kur’an’ın dinlenmesini emreden ayetler ve Kur’an okumanın sevap olduğunu açıklayan hadiste anlamı bilinmeyen kelimenin (huruf-u mukattaa) örnek verilmesi dikkate alınmalıdır.
Ölüye Kur’an okunmasıyla ilgili olarak farklı hadislerde ölüye Yasin, Fatiha ve Bakara suresinin okunması istenmektedir.
Ölenin amel defterinin kapanması meselesine gelince sadaka-i cariye hadisinde geçen artık bir iş yapamaz anlamındaki “ameli kesilir” ifadesini “amel defteri kapanır” olarak yorumlayarak ölüye hiçbir faydanın olamayacağı sonucunu çıkarmak doğru olamaz.
Para gibi maddi beklentiyle Kur’an okumanın yanlışlığı malumdur. Uygulamadaki bu yanlışlığa karşı çıkılması gerekirken bütünüyle Kur’an okumayı yok saymanın da doğru olamayacağı açıktır.
Netice olarak nafile alanına giren bir konu olduğu, dinen yapılması zorunlu olmadığı fakat yasak da olmadığı için yapılmasının önünde bir engel olmadığı bilinmelidir.
- Kur’an’a Göre Kabir Azabı Var mıdır?
Kabir hayatı ifadesinin sadece cenazenin defnedildiği belirli bir toprak parçası olmayıp ölüm ile kıyamet arası dönemi ifade eden bir kavramdır. Dolayısıyla ölenin nasıl öldüğüne bakılmaksızın herkesin kabir hayatı vardır.
Azabın olabilmesi için mahşerdeki gibi sorgulama ve günah sevap tartılmasının gerektiği iddiası doğru olamaz. Çünkü ayetlerde mizan olmadan yani dünyada yaşarken ve bazı kişilere ölürken verilen azap anlatılmaktadır. Önemli olanın itiraz edilemez belge üzerinden ceza verilmesi olup bunun adalete aykırı bir tarafı da yoktur.
A’râf, 7/167. ayette “kıyamet gününe kadar ceza verilmesinden bahsedilmesi, Nuh, 71/25. ayette tufanda boğulduktan hemen sonra (fa takibiyesi ile ve geçmiş zaman kipiyle) ateşe atıldığının anlatılması, Mü’min, 40/45,46. ayetlerinde kötü azap-ateş-şiddetli azap şeklinde üç farklı azaptan (dünya, kabir ve cehennem) bahsedilmesi, Tevbe, 9/101. ayette iki defa cezadan ayrı bir de büyük azabın varlığından bahsedilmesi, Tûr, 52/45-47. ayetinde dehşete kapılacak gün olarak kıyamet anlatılarak bundan başka bir azabın daha olduğunun söylenmesi, Mü’minün, 23/99,100. ayetlerde öldükten hemen sonra dünyaya dönmek istenmesi (şuursuzluk hali olup tehlike/azap görmese neden dönmek istesin), En’âm, 6/93. ayetinde meleklerin bazı kimselere ölürken bugün azap edileceklerini söylemesi kabir azabının varlığının delillerinden bazılarıdır.
Kabir hayatında nimetlerin de verildiği Âl-i İmrân, 3/171. ve Yâsîn 36/26-28. ayetlerde açıklanmaktadır. Azap ayetleri ile birlikte bu ayetler kabirde farkında olunmayan şuursuz bir uyku halinin olmadığının ispatıdır. Ayrıca kabir azabının olduğuna dair çokça hadis-i şerif vardır.
Kabirde azabın olmadığına delil olarak zikredilen Yasin Suresi 52. ayetteki “…bizi yattığımız yerden kim diriltti…” ifadesinin bağlamı inanmayanlarla ve kıyamet anında ölenlerle ilgilidir. Dolayısıyla dünya tarihi boyunca ölenlerle ilgili olduğu varsayımı bir yanıltmadır. Ayrıca burada bir soru mu sorulmakta yoksa önceden kabirde bildirilen, korkutucu halin yaklaşmasından duyulan tedirginlikle bir tepki ifadesi mi olduğu konusunda farklı görüşler vardır.
Bir de Fatiha suresindeki “din günü” ifadesinin tekil olmasından kabir azabının olmadığı sonucunu çıkarmak alakasız konular arasında bağlantı kurmak olacağı gibi dünyada ve ölürken bazılarına verilen ceza ile de çelişmektedir.
- İslâm’da Şefaat ve Aracılık Var mıdır?
İslâm’da asıl ve öncelikli olanın, kişinin kendi kulluğunu hakkıyla yapmaya çabalayıp şefaate değil, Allah’ın rahmetine sığınmasıdır. Şefaatin üç ayağı olup bunlar affeden, affedilen ve aracı olandır. Yapılan tüm yorumların bu üçünü kapsayacak şekilde olması gerekir.
İlgili ayetler gruplandırıldığında şefaatin olamayacağına dair 16 ayet, Allah’ın izni şartına bağlanarak olabileceğine dair ise 8 ayet vardır. Olamayacağına dair ayetlerin tamamı müslüman olmayanlarla ilgili olup onların beklediği anlamda şefaati reddetmektedir. Şefaatin olamayacağını beyan eden ayetlerin Müslümanlar için olduğu iddiasının ciddi bir yanıltma olduğu unutulmamalıdır. Müslümanlara şefaatin olmayacağına dair sadece bir ayet olup onun devamındaki ayette tekrar Allah’ın izni şartıyla olabileceği[3]açıklandığı için ikisinin birlikte anlaşılması gerekir.
“Malumdur ki mahşerde herkes kendi derdiyle uğraşıp başkalarını düşünemeyecektir. Şefaat, herkesin kendini düşündüğü bir anda başkalarını düşünebilip onlar için (Allah’ın izniyle) yapılacak sadece bir duadan ibarettir. İslam’da başkasına duanın olduğu ayetlerle sabit olan bir gerçekliktir. Burada anlaşılması mümkün olmayan yaklaşım; ayetle sabit olan duanın dünyada yapılabileceğine inanıp aynı duanın mahşerde yapılabileceğini şirk görme çelişkisidir.
Konunun daha iyi anlaşılması için şöyle bir soru soralım. Bir mümin başkasının affı için dua ettiğini, Rabbimizin de bu duayı kabul edip gereğini lütfettiğini düşünelim. Bu durumda affeden Allah, affedilen dua edilen kişi iken dua edenin konumu ne olmaktadır? Netice müşriklerin beklentisi gibi bir aracılık şirk iken kendinde bir güç vehmetmeden sadece dua amaçlı aracılığın ve şefaatin dinen hiçbir mahzuru olmaması gerekir.
Peygamberimize verilmiş olan “Makam-ı Mahmud” konumuz açısından önemlidir. Bunun şefaat makamı olduğu hâkim görüştür. Makamı olan şefaatin kendisinin de olması gayet normaldir.
Şefaatle ilgili günümüzde çokça yanlış bilgi ve algı mevcuttur. Kolaycılığa kaçıp tümden reddetmeden yanlışların düzeltilmesine odaklanılmalıdır.
- İslâm’da Zina İçin Recm (ölüm) Cezası Var mıdır?
Hukuk devletlerinde belirli suçlara idam cezası verilebildiği gibi İslâm hukukunda da evli kişilerin zina suçuna ölüm cezası verilmekte olup İslam hukukunda bunun adı “recm”dir.
Zina suçu ayetlerde şirk ve adam öldürmeyle benzer değerlendirilerek bunlar gibi büyük günah olduğu açıklanmıştır.
İslam, bekarların zinası ile evlenmiş olanların zinasını eşdeğer tutmamaktadır. Cinsel ihtiyacını giderecek meşru imkânı varken bu suçu işlemesi ve bekarın zinasının zararlarına ek olarak eşinin ve çocuklarının da olumsuz etkilenmesi nedenleriyle İslam’da zina yapanın evli olması ağırlaştırıcı sebep sayılmaktadır. Suçun verdiği bireysel ve toplumsal zararları oranınca yaptırımı da arttığı için bekara oranla evlinin ki ağırlaştırıcı sebep sayılmaktadır. Şûrâ, 42/40. ayette “Kötülüğün karşılığı ona denk bir kötülüktür (karşılıktır)…” buyurulmaktadır. Bekar olmak hafifletici sebep olduğunu söylemiyoruz, böyle bir sonuç çıkarılmamalıdır.
Sosyal hayattaki mahalle baskısının etkisinde kalmadan değerlendirildiğinde zina yapana 100 sopa vurulması ayetinin bekarlarla ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Recmi kabul etmeyenlerin temel dayanaklarından olan köleye yarı ceza verilmesi ayetinde geçen muhsanat kavramı normalde evli hür kadın anlamında iken bu ayette nikahlanacak muhsanattan bahsedildiği için evli olmayan hanımlar anlamındadır. Dolayısıyla cariyeye muhsanatın yarı cezası verilmesi bekara verilen 100 sopanın yarı cezası demektir. Konunun recm yok eden bir yönünün olmadığı dikkatten uzak tutulmalıdır.
Peygamber hanımlarına iki kat ceza verilmesini isteyen ayetten recmin iki katı olamayacağı gerekçesiyle reddedilmesi de doğru olamaz. Üstelik bunu yapanların sürekli ayetlerin bağlamının önemine vurgu yaparken burada dikkate almamaktadırlar. İki kat ceza verilmesi ayeti ifk olayıyla ilgili olmayıp dünya malına, güzelliklerine tamah edip Peygamberden talepte bulunmalarıyla ilgilidir. Bu ayetleri recm ile ilişkili göstermenin yanıltma amacı taşıdığı açıktır.
Recm cezasının varlığı ile ilgili Maiz hadisini 15 sahabe, recm cezasını ise toplamda yaklaşık 54 sahabe rivayet etmiştir. Buna rağmen toplum önünde yapılan recm cezalandırmasını çok az kişi rivayet ettiği bahanesiyle güvensizlik algısı oluşturulmaya çalışılması kasıtlı bir saptırmadır. Bu kadar rivayeti yok saymak doğru olamaz. Ayrıca 100 sopa vurulmasını emreden ayetin nüzulünden sonra da Peygamberimizin recm uygulamanı devam ettirdiği hadislerde anlatılmaktadır.
- BAZI TARİHÎ KONULARLA İLGİLİ YAKLAŞIM SORUNLARI
- Âdem’in İlk İnsan Olup Olmaması Meselesi
“Sizi bir nefisten yarattık…” ayetindeki nefs kelimesine klasik anlayış Âdem anlamı verirken modern anlayış öz anlamı vererek Hz. Âdemin özden yaratıldığını ileri sürmektedir. Fakat;
Birincisi nefs kelimesine öz anlamı verildiğinde bu ayette Âdem kelimesi geçmediğine göre özden yaratılanın Âdem olduğuna nasıl ulaşıldı. Aklî çıkarımla ayete ekleme mi yapıldı. İkincisi ayette eşinin yaratılmasından bahsediliyor. Bu durumda öz olan henüz yaratılış evresi tamamlanmadığı için hiçbir organı, cinsiyeti bile belli olmayan bir şeyin eşi nasıl olabilir. Kaldı ki Havva’nın Âdem’in eşi olduğu çok sayıda ayette geçmektedir. Üçüncüsü yine ayette ikisinden erkek ve kadınlar çoğalttık deniyor. Bu durumda yaratılış evresi tamamlanmamış özün çocukları nasıl olabilir.
Dördüncü ve önemli bir nokta da ruh ve bedenden oluşan insanın özünün fiziksel varlık olduğunun kanıtı var mı? Maddi (vücut) ve manevi (ruh) yönünden hangisinin insanın özü olduğu neye ve kime göre belirlenecektir.
Beşincisi nefs kelimesine öz anlamı verilirse bir başka ayette geçen “ben nefsimi temize çıkarmıyorum” ifadesindeki nefs de öz anlamında olacaktır. Bu durumda da “insanın özü kötüdür” sonucuna mecbur bırakacağı için kabul edilemez bir yorum olmaktadır.
Pek çok ayette Hz. Âdem için “sen ve eşin” ya da “ikisi” ifadeleri geçmektedir. Bu da yaratılışta çok kişi değil iki kişi olduğunu göstermektedir.
Melekler insanın kan dökeceğini nasıl biliyordu sorusunun cevabı, “Allah öğretti” şeklinde yine ayetle verilmektedir.
İlk yaratılış ile sonraki yaratılışın farklı olduğu ayette anlatılırken aynıymış gibi algı ve yorum zorlaması doğru olamaz.
- Âdem Dünyada Bir Bahçede mi Yoksa Bilinen Cennette mi Yaratıldı?
Her iki görüşü de savunan hem geçmişte hem de günümüzde alimler vardır. Burada temel iki nokta öne çıkmaktadır.
Birincisi her iki taraf da kendi görüşünü dolaylı da olsa destekleyen ayetlerden delilleri öne çıkarmış fakat karşı tarafın delilinin yanlışlığına büyük oranda değinmemiştir.
İkincisi dünyada yaşayıp imtihanı kazandıktan sonra ödül olarak cennete girme ile ilkten orada yaratılmayı eşdeğer görerek ikisinin şartlarının aynı olduğu varsayımı üzerine yorumlanmıştır. Yani orada ilk bulunmayı (Hz. Adem’in yaratılışında olduğu gibi) istisna olarak değerlendirmemekten kaynaklanan anlayış farkı vardır.
Üçüncüsü Kur’an-ı Kerimde cennet kelimesi 25 defa dünyada bir bahçe anlamında, 116 defa ise bilinen cennet anlamında geçmektedir.[4] Dolayısıyla filanca ayette dünyada bahçe anlamında geçtiği için Hz. Âdem’de de aynı anlamdadır tezi yanıltıcı olur. Çünkü bu tutum kelimenin daha çok kullanılan diğer anlamını dikkate almamak olacağı gibi bir başkası da aynı gerekçeyi diğer grup ayetler için söyleyebilir.
İnsan İslâm fıtratı ([5]) üzerine yani olumlu/en ideal şekilde ([6]) yaratılır/doğar. Bu noktadan hareketle insanlığın atası hem şahsı hem de yaratıldığı yer açısından ideal bir şekilde ve ideal bir yerde/cennette yaratılmış, sonra dünyaya indirilmiştir. Kulluk sınavını kazanıp ait olduğu yere geri dönmesi de önüne hedef olarak konmuştur diye düşünmenin dinen bir mahzuru olmadığı gibi, doğrusu da bu olsa gerekir. (Allah’ü a’lem bis-savab)
- Meryem’in Çift Cinsiyetliliği veya Hermafrodit Bir Şekilde Hz. İsâ’ya Hamile Kalması Meselesi
Eşcinsel veya homoseksüel denildiğinde toplumda büyük bir tepki oluşacağını bilindiğinden benzer anlamlı “hermafrodit” kelimesini kullanılmaktadır. Yani “hermafrodit” kelimesinin ilave anlamları olsa da çift cinsiyetliliği de kapsayan bir kavram olduğu unutulmamalıdır.
İslam’da çift cinsiyetlilik “hünsa” kavramıyla ifade edilir. Kur’an’da Hz. Meryem’in İffetli bir kadın olduğu açıklanmaktadır.
Önceden yaşamış bir kişinin cinsiyet durumu ancak nakli bir bilgiyle ya da fiziksel kalıntılarla belirlenebilir. Hz. Meryem’le ilgili bu konuda ne nakli bilgi ne de kalıntı yoktur. Dolayısıyla konu hakkında hayalî yorumlarla doğru bilgiye ulaşılamaz.
Bugün bile çok sayıda testlerle ancak çift hormonluluk anlaşılabiliyorken ve bu durumun çok çok nadir olduğu tıbben bilinirken hiçbir veri olmadan ilgili ayette geçen “ha” ve “hü” zamirlerinden senaryo yazarak Hz. Meryem’in çift hormonlu olduğu iddiasının doğru kabul edilebilme imkânı yoktur. Enbiyâ, 21/91. ayette Hz. Meryem kastedildiği için dişil ha zamirinin kullanılması normaldir. Tahrîm, 66/12. ayetinde ise ferç kelimesi kastedildiği bunun da kelime olarak müzekker (eril) olduğu için hü zamirinin kullanılması normaldir. Buradan zorlama yorumlarla farklı anlamlar çıkarılması anlaşılır bir tarafı yoktur. (Mecazla ferç ile Hz. İsa’nın kastedildiği gibi konunun detayı yazıyı uzatacağından değinilmedi. İlgili diğer iddialar için kitabımıza bakılabilir.)
Allah ruhundan üflediğini beyan etmektedir. Fakat bu üflemeyle eril ve dişil hormonların harekete geçtiği ve döllenme olduğu yorumu da hiçbir dayanağı olmayan tamamıyla hayal ürünüdür. Çünkü ilk insan olan Âdem’in yaratılışında da aynı üfleme olduğuna ve Hz. İsa ile Âdem’in yaratılışı hakkında ayette benzerlik kurulduğuna göre âdem ‘in yaratılışında olmayan hormonun harekete geçmesi söz konusu değildir.
Kesin bir sonuçmuş gibi ileri sürülen iddia, günümüzde mucizeyi kabul etmeme eğiliminde olup modern bilimi putlaştıranların Hz. İsâ’nın yaratılışı ile ilgili modern bilimin kabul edeceği bir çıkış yolu arama çabasıyla üretmiş olduğu anlaşılmaktadır. Bunun dini bir gerçekliği yoktur.
- Peygamberler Arasında Fazilet Bakımından Üstünlüğün Olup Olmaması
İnandığı dinin Peygamberinin üstün olması bir Müslümanı neden rahatsız eder sorusunun cevabı önemlidir. Peygamberlerin bir kısmının diğer kısmına üstün kılındığını beyan eden ayetler vardır.[7] Bunların devamında “vav” atfıyla/bağlacıyla gelen bölümün sebep bildirmeyip farklı bir cümle olduğuna özellikle dikkat edilmelidir. Peygamberlerin arasında bütünüyle değil sadece bir yönüyle üstünlüğün olduğu iddiasının bir delilinin olmayıp tamamıyla varsayıma dayanmaktadır.
Yine Hz. Harun Peygamberin Hz. Musa’nın yardımcısı olarak ayetlerde geçtiği, asıl ve yardımcı/vekil arasındaki konum değer açısından da farklı olacaktır.
Allah, diğer Peygamberlerden elçiye (Hz. Muhammed’e) inanıp yardım etmelerini istemektedir.[8] Henüz dünyaya gelmemiş Peygamber için diğer peygamberlerden itaat etmesi istenmesi onun üstünlüğünün delillerindendir.
Hz. İsa’nın kendisinden sonra gelecek olan Peygamberi müjdelemesi Hz. Muhammed’in önemini ve üstünlüğünü göstermektedir.[9]
Peygamberler arasında ayırım yapılmamasını anlatan ayetlerin bağlamına bakılınca aralarındaki üstünlükle değil peygamberliğine iman etme konusunda olduğuna dikkat edilmelidir.
Peygamberin bazılarının üstün olduğunu ifade için kullanılan “fazilet” kelimesinin üstünlük anlamında olmayıp farklılık anlamında olduğu iddiası da doğru değildir. Çünkü fazîlet kelimesinin türetildiği fazl kelimesi masdar olarak “artmak, fazlalaşmak, üstün olmak”, isim olarak ise “eksikliğin (naks) zıddı, artık, fazlalık, ihsan” gibi manalara gelir. Klasik sözlüklerde fazlın ileri derecesine fazilet dendiği belirtilmiştir.
Bitkiler arasında üstünlük olamaz hükmünü vererek ve bitkiler arası faziletten bahseden ayeti delil getirerek faziletin farklılık anlamında olduğu iddiası ileri sürülmektedir. Yalnız Kâbe, ([10]) Mescidi aksa ([11]) ya da Tuva vadisi ([12]) mübarek yani diğer mekanlardan üstün olabilmektedir. Neticede iddianın öncülü doğru olmadığı için ulaşılan sonuç da yanlıştır.
Ayetlerde peygamberler arası üstünlük faddale ve rafea fiilleri ile ifade edilmektedir. Sadece birincisi varmış gibi itirazlarda bulunmak yanlış algı oluşturmak anlamına gelmektedir.
Konu olan iddianın hadisleri ve peygamberi itibarsızlaştırma gibi müsteşriklerin belirlediği hedefe hizmet etme yönünün olduğu da dikkatten uzak tutulmalıdır.
NOT: Belirtilen konularla ilgi özetle sunduğumuz bilgilerin ayrıntısı, kaynak bilgileri ve karşıt tüm iddialarla cevapları Tahlil yayınlarından çıkan HANGİ İSLAM? adlı kitabımızda mevcuttur.
[1] Bu yazının konu başlıkları dahil içeriği Tahlil yayınlarından çıkan HANGİ İSLAM adlı kitabımızdan özetlenerek kaleme alındığı için konuların detayı ve ihtiyaç duyulan dipnot (kaynak) bilgileri için kitabımıza bakılabilir.
[2] Ebû Dâvûd, Salât, 217; İbn Ebî Şeybe, Musannef, II, 550; Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, III, 246.
[3] Bakara 2/254,255.
[4] Cennet kelimesi ikisi için de tekil ikil ve çoğul kullanımları toplamı verilmiştir. Toplam 147 defa geçmekte olup 6 defa Hz. Âdem ve Havva’nın iskân edildiği mekan anlamında olduğu için hariç tutulmuştur.
[5] Buhârî, Cenâiz, 92; Ebû Dâvûd, Sünne, 17; Tirmizî, Kader, 5.
[6] Tîn, 95/4.
[7] İsrâ, 17/55, Bakara, 2/253.
[8] Âl-i İmrân, 3/81.
[9] Saff, 61/6.
[10] “Biz Kâbe’yi, insanlar için toplanıp sevap kazanma yeri ve emniyetli bir mekân kıldık…” (Bakara, 2/225.)
“…Oraya giren herkes emniyette olur. Bundan dolayı hacca gitmeye gücü yeten insanlara, Beytullâh’ı (Allah’ın evini) ziyaret etmek Allah’ın bir emridir…” (Âl-i İmrân, 3/97.)
““Biz Beytullah’ı (Allah’ın evini) insanlara toplantı ve güven yeri yaptık.” (Bakara, 2/125).
[11] “Ayetlerimizden bir kısmını ona göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haramdan (Kabe’den/ yasaklanmış, korunmuş, dokunulmaz mescitten) alıp, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah, her türlü eksikliklerden münezzehtir…” (İsrâ, 17/1.)
[12] Tâhâ, 20/12.

