EHL-i SÜNNET İTİKADI
İslâm âlemi inanç konusunda umumiyetle ya Matüridî veya Eş’arî mezhebini takib etmiştir. Bu iki mezhebin Kitab ve Sünnet’ten ortaya çıkardıkları inanç esasları Ehl-i Sünnet itikadı diye meşhur olmuştur. Medreselerde bu iki imamın tesbitleri çerçevesinde yazılmış eserler ders kitabı olarak okutulmuştur. Her ikisinin de dayandığı kaynaklar Kitab, Sünnet ve bunların çerçevesinde oluşmuş olan selef/sahabe görüşleridir. Bu iki imamdan yaklaşık bir buçuk asır önce İmam-ı A’zam Ebu Hanife’nin risale olarak yazdığı el-Fıkhu’l-Ekber’i bu görüşlerin hülasasıdır. Bu bakımdan akaid bölümünün tamamlanması adına kısa ama net bilgi veren ve daha önce tercüme ettiğimiz ve yayınlanmış olan; İmam-ı A’zam Ebu Hanife’nin el-Fıkhu’l- Ekber risalesini takdim etmeyi uygun buluyoruz:
Ehl-i Sünnet itikatımızın özet izahı olarak İmam-ı A’zam Ebu Hanife’nin el- Fıkhu’l-Ekber / İmam-ı A’zam Ebû Hanife)1
Tercüme ve dipnotlar: Prof. Dr. Orhan ÇEKER Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla/Allah adına
Tevhidin esası, imanın kendisiyle sahih olduğu şey, şöyle demeyi gerektirir: ‘ALLAH’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öldükten sonra dirilmeye, kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, hesap, (amellerin tartıldığı) mizan, Cennet ve Cehenneme iman ettim.’ Bunların hepsi de haktır, gerçektir.’
ALLAH Teâlâ, sayı yönüyle değil, ortağı olmaması yönüyle birdir.2
1 Hanefî mezhebinin “Hanefi” olarak isimlendirilmesinin gerekçesinin fıkhî/amelî sebeplerle değil, İmam-ı A’zam’ın yaşadığı dönemde itikadî konulardaki sapık fırkalardan olan mürcie, kaderiyye vb.’ye karşı vermiş olduğu sağlam ve köklü cevaplar sebebiyle konulduğu kaydedilir. (Bkz: Yusuf Ziya Yörükan, İslâm Akaid Sisteminde Gelişmeler ve Ebu Mansur-i Maturidi, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 1953, Cilt: 2 Sayı: 2 Sayfa: 127-142.) İmam-ı A’zam’ın el-Fıkhu’l-Ekber’i için tarihsiz İstanbul/ Dersaâdet baskısı esas alınmıştır. İmam-ı A’zam zamanında özellikle kelam, fıkıh ve tasavvufî meseleler ‘FIKIH’ ilmi adıyla işlenmekteydi. Fıkıh ilmi dendiği zaman bu üç ilim akla
geliyordu. Hatta tasavvuf ilmine ‘Fıkh-ı-Batın’ (İç Dünyamızın Fıkhı) deniliyordu. Bu meselelerin
en başında geleni ve en önemlisi ise tabiî olarak îmânî meseleler idi. Bu bakımdan şimdiki kelâmî meseleler, o zamanki ilimler tasnifine göre en önemli fıkıh oluyordu. Bu bakımdan İmam-ı A’zam’ın bu risalesinde şimdiki anlamda tümden kelâmî meseleler işlenmesine ve fıkhî anlamda hiçbir meseleye temas edilmemesine rağmen risaleye ‘En Büyük Fıkıh’ anlamında ‘el-Fıkhu’l-Ekber’ adı verilmiştir. ‘Mestler üzerine meshetmek sünnettir. Ramazan ayında teravih namazı sünnettir. Müttakî insanın da günahkâr insanın da (imam olmaları halinde) arkalarında namaz kılmak caizdir’, gibi şimdiki anlamda bazı fıkhî meselelerin yer alması, fıkhî mesele olduğu için değil, o zamanlar bunların caiz olmadığını söyleyen, sünneti reddeden ve günahkâr insan dinden çıktığı için imamlığı caiz değildir, diyen mezhepler ve kişiler bulunduğu için yani îmânî meseleler olduğu için risalede yer almıştır.
2 ‘Allah, sayı yönüyle değil, ortağının olmaması yönüyle BİR’dir’ cümlesi şu anlamdadır: Matematikte sayılar 1,2,3,… diye devam eder. Allah, bu sıralamadaki 1 değildir. Çünkü bu sıralamanın 2 si 3 ü… vs. vardır. Allah’ın ise haşa 2 si, 3 ü yoktur. Vâhid (bir) kelimesi matematikteki 1’i de ifade ettiği için bu uyarıya ve ilaveye ihtiyaç duymaktadır. Fakat Ehad ismi buna ihtiyaç duymaz. Çünkü Ehad, 1 değil ‘TEK’ demektir. Tek kelimesinin 2 si, 3 ü yoktur. Onun içindir ki Kur’an’da Vâhid ismi geçtiği yerde başka isim ve sıfatlar eklenmiştir ama Ehad isminin geçtiği yerde bu kelimeyi izah için ilave açıklama yapılmamıştır. Ehad kelimesinin, Vâhid kelimesinin ism-i tafdili olduğunu tahmin ediyoruz. Kebîr ve Ekber gibi. Yani Ehad, ikincisi düşünülmeyen EN-BİR (TEK) demektir.
‘De ki; O ALLAH tek’tir. ALLAH, Samed (hiçbir şeye muhtaç değil)dir.3 Doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiç kimse de O’na denk değildir.’4
O, yarattığı şeylerden hiçbirine benzemez. Yarattıklarından da hiçbir şey O’na benzemez.5
Allah isimleriyle, zâtî ve fiilî sıfatlarıyla daima vardır, ebedîdir. Zâtî sıfatlar hayat (daima var olmak), kudret (sonsuz güç), ilim (her şeyi bilmek), kelam (konuşmak), sem’ (her şeyi işitmek), basar (her şeyi görmek) ve irade (her neyi istiyorsa dilemesi ve onun da hemen oluvermesi)dir.
Fiilî sıfatlar ise, tahlîk (yaratma), terzîk (rızık verme), inşâ (peydah etme), ibdâ’ (örneksiz yaratma)6 ve sun’ (san’atkârâne yaratma) ve (can verme, yok etme, yetiştirme ve şekil verme gibi) diğer fiilî sıfatlardır.
(ALLAH Teâlâ), sıfatları ve isimleri ile (ezelden) var idi ve (ebediyyen) bunlarla var olacaktır. O’nun sonradan ne bir ismi ne de bir sıfatı olmamıştır. O, ilmiyle daima (her şeyi) bilir, ilim O’nun ezelî sıfatıdır. O (sonsuz) kudretiyle daima kadirdir, kudret O’nun ezelî sıfatıdır. Kelâm ile konuşur, kelâm O’nun ezelî sıfatıdır. Yaratması ile daima haliktır, tahlîk O’nun ezelî sıfatıdır. Fiili ile daima faildir, fiil (yapmak) O’nun ezelî sıfatıdır. Fail/yapan O ALLAH Teâlâ’dır. Fiil O’nun ezelî sıfatıdır. Yapılan şey, mahlûktur. ALLAH Teâlâ’nın fiili ise mahlûk değildir. (ALLAH Teâlâ’nın) ezelî sıfatları mahlûk ve sonradan olma değildir7. (ALLAH Teâlâ’nın) sıfatlarının yaratılmış veya sonradan olduğunu söyleyen yahut sessiz kalıp duraklayan veya şüphe eden kimse Yüce ALLAH Teâlâ’yı inkâr etmiş demektir.
Kur’ân-ı Kerîm, ALLAH Teâlâ’nın kelâmıdır, mushaflarda yazılıdır, kalplerde mahfuzdur, dil ile okunmaktadır ve Hz. Peygamber’e s.a.s. indirilmiştir. Bizim Kur’ân-ı Kerîm’i telaffuzumuz, yazmamız ve okumamız mahlûktur fakat Kur’ân mahlûk/ yaratılmış değildir. Allah’ın Kur’ân’da Musa ve diğer peygamberlerden bahsederek naklettiği, Firavun ve İblis’ten haber vererek bize zikrettiği (kıssaların) hepsi Allah kelâmıdır. Allah’ın kelâmı mahlûk değildir, fakat Musa’nın a.s. ve diğer yaratılmışların sözleri mahlûktur. Kur’ân ise Allah’ın kelâmıdır, kadîm (ve ezelî)dir, diğerlerinin sözleri (kadîm) değildir.
Musa a.s, ALLAH Teâlâ’nın kelamını işitmiştir. Nitekim ALLAH Teâlâ ‘ALLAH, Musa ile bir şekilde konuştu’ buyurmuştur8. ALLAH, Musa a.s. ile henüz konuşmamışken de (ezelde) zaten ‘Mütekellim/Konuşan, söz söyleyen’ idi. Mahlûkâtı henüz yaratmamışken de (ezelde) Halik/Yaratan idi. (Konuşma ve yaratma
3 Ama her şey O’na muhtaçtır.
4 İhlas sûresi.
5 Muhalefetun li’l-Havadis. Bkz. Şûra, 42/11.
6 Allah Teâlâ yarattığı şeyleri, herhangi bir örneğe bakarak -hâşâ- yaratmış değildir. Bu, eksiklik anlamına gelir. ALLAH ise bütün eksikliklerden beridir. ALLAH bir şeyi yaratırken insanların yaptığı gibi proje veya bir modele bakarak yaratmaz. ‘Ol’ der, o da hemen oluverir.
7 ALLAH Teâlâ’nın bütün sıfatları ezelden beri vardır, başladığı bir zaman dilimi olmadığı gibi sonradan oluşma da değildir.
8 Nisa, 4/164; Ayrıca bkz. Bakara, 2/253.
sıfatları sonradan olma değildir). ‘Hiçbir şey O’nun gibi değildir’9 ALLAH, Musa a.s. ile konuştuğunda, Kendisinin ezeldeki Kelam sıfatı ile konuşmuştur. Mahlûkâtın sıfatlarının aksine O’nun sıfatları tamamıyla ezelîdir, (evvelden beri vardır, sonradan oluşmuş değildir). (Her şeyi) bilir. (Bilmesi) bizim bilmemiz gibi değildir. (Her şeye) gücü yeter. (Kudreti) bizim gücümüz gibi değildir. (Her şeyi) işitir. (İşitmesi) bizim işitmemiz gibi değildir. Konuşur. (Konuşması) bizim konuşmamız gibi değildir. Biz aletler/organlar ve harflerle konuşuruz. ALLAH Teâlâ ise aletsiz ve harfsiz konuşur. Harfler mahlûktur fakat ALLAH Teâlâ’nın kelamı mahlûk değildir.
O, bir varlıktır, diğer şeyler gibi değildir. (Buradaki) ‘Varlık’ın anlamı cisimsiz, cevhersiz, arazsız şekilde var olması demektir. O’nun (sıfatlarının bir) sınırı yoktur, (Kendisinin) ne alternatifi ne eşi ne de benzeri vardır. O’nun ‘El’i, ‘Yüz’ü ve ‘Nefs’i vardır. ALLAH Teâlâ’nın Kur’an’da söylediği ‘Yüz’, ‘El’ ve ‘Nefis’ bunlar keyfiyetsiz olarak O’nun sıfatlarıdır10 O’nun eli, kudretidir veya nimetidir denilemez. Çünkü bu takdirde sıfatı iptal edilmiş olur ki bu (görüş) Kaderiye ve Mu’tezile mensuplarının görüşüdür. Lakin O’nun eli, -keyfiyetsiz- sıfatıdır, gazabı ve rızası, O’nun sıfatlarından
–keyfiyetsiz- iki sıfatıdır (Biz bunların keyfiyetini yani nasıl olduğunu bilemeyiz).
ALLAH Teâlâ, varlıkları bir şeyden (değil, yoktan) yarattı. ALLAH Teâlâ ezelden beri, varlıklar henüz oluşmadan önce hepsini bilen (Alîm)’dir. Varlıkları takdir eden ve (vakti gelince) olduran O’dur. Hem dünyada hem Ahirette hiçbir şey O’nun dilemesi, bilgisi, oldurması, kaderi ve Levh-i Mahfuz’da yazgısı olmadan oluşmaz11. Allah, o (kader)i hükmederek değil, vasfederek yazmıştır12.
Kaza, kader, meşîet (ALLAH’ın dilemesi) –keyfiyetsiz şekilde- O’nun ezelî sıfatlarıdır. ALLAH Teâlâ, olmayan şeyi yokken yok olarak bilir, onu var edeceği zaman nasıl oluşacağını da bilir. ALLAH var olanı varken var olarak bilir, onun nasıl son bulacağını da bilir. ALLAH, ayakta olanı ayakta iken ayakta bilir, oturduğu zaman onu oturmuş vaziyette oturmuş olarak bilir. (Bütün bunları) Kendisinin ilmi değişmeksizin veya Kendisinde yeni bir bilgi oluşmaksızın (bilir). Değişim ve farklılık yaratılmışların nazarında oluşur, (ALLAH katında değil).
ALLAH Teâlâ yaratılmışları küfür ve imandan salim olarak yaratmıştır. Sonra
9 Şûrâ, 42/11
10 ALLAH Teâlâ, Kendi zâtı için yüz, el ve nefsin olduğunu söylüyor ama bunların nasıl olduğunu biz bilemeyiz. Bunları bilecek ve anlayacak idrak bize verilmemiş, bu konuda açıklama da yapılmamıştır.
11 ‘Levh-i Mahfûz’ her türlü şeyin, kaderin, olayların… ezelde yazılı bulunduğu ve ALLAH’ın dışında ona müdahale etmenin imkânsız olduğu kayıtlardır.
12 Yani ALLAH Teâlâ, kaderi ‘Şöyle şöyle olsun’ şeklinde emir vererek değil, ‘Şöyle şöyle olacak’ şeklinde olayı anlatarak yazmıştır. Emir şeklinde olsaydı, insanın işlediği amellerde iradesi bulunmaz, dolayısıyla günah ya da sevap olmaması gerekirdi. Fakat ALLAH Teâlâ, kaderi insanın hür iradesiyle neyi seçip işleyeceğini çok önceden bildiği için insanın tercihini ve amelini haber verir gibi kayıt etmiştir. Dolayısıyla insan, yaptığından sorumlu olacaktır. Yani İnsan, ALLAH Teâlâ öyle yazdığı için onu işlemiş değil, insan onu işleyeceği için ALLAH Teâlâ öyle yazmıştır. Teşbihte hata olmasın; astronom güneş tutulacak dediği için güneş tutuluyor değil, güneşin tutulacağını astronom önceden bildiği için öyle söylemiştir.
(ALLAH) onlara hitap etmiş, emirler vermiş, yasaklar koymuştur. İnkâr eden kişi, ALLAH Teâlâ onu kendi haline (ve iradesine) bırakması sebebiyle kendi fiili yani inkâr etmesi ve Hakk’ı yalanlaması ile kâfir olur. İman eden kişi de ALLAH’ın onu muvaffak kılması sebebiyle kendi fiili yani ikrar ve tasdik etmesi ile iman eder13.
ALLAH Teâlâ, Âdem’in a.s. belinden zürriyetini zerreler şeklinde dışarı çıkarıp onlara akıl vermiş hitap etmiş, imanı onlara emretmiş, küfrü onlara yasaklamıştır. Onlar da O’nun Rab olduğunu ikrar etmişlerdir. İşte bu, onların imanı olmuştur. İnsanlar işte bu fıtrat üzere doğarlar. İnkâr eden kişi bu (ikrarı) tebdil etmiş ve değiştirmiş, iman edip tasdik eden kişi o ikrar üzere sebat ve devam etmiştir. (ALLAH Teâlâ) yarattıklarının hiç birini küfre de imana da zorlamamıştır. Onları mü’min olarak da kâfir olarak da yaratmamıştır. Onları sadece kişiler olarak yaratmıştır. İman ve küfür kulların fiilidir. İlim ve sıfatında değişme olmaksızın ALLAH Teâlâ, inkâr eden kişiyi kâfirken kâfir olarak bilir. Bundan sonra iman ettiği zaman mü’min iken onu mü’min olarak bilir.
Kulların gerek hareket gerek sükûn bütün halleri gerçekte (kendi iradeleri ile) elde ettikleridir. ALLAH onu (sadece) yaratmıştır. Bunların hepsi ALLAH’ın dilemesi, bilgisi, kaza ve kaderi (dahilinde) olmuştur. (ALLAH’a) tâatın tümü, ALLAH’ın emri, muhabbeti, rızası, ilmi, dilemesi, kaza ve kaderi ile vacib olan şeylerdir. Ma’siyetler ise O’nun ne muhabbeti, ne rızası ne de emri ile değil; tümden O’nun bilgisi, kazası, kaderi ve takdiri ile olur14.
Bütün peygamberler a.s. küçük-büyük tüm günahlardan, inkâr ve günah şeylerden uzak kılınmışlardır15. Onlardan zelleler ve isabetsizlikler sadır olduğu olmuştur16. Resulullah Muhammed s.a.s. ALLAH’ın Nebîsi, Kulu, Resûlü, seçkin kıldığıdır. Puta asla tapmamış, ALLAH’a bir an bile şirk koşmamış, ne küçük ne de büyük hiç günah işlememiştir.
Resulullah’dan s.a.s. sonra insanların en üstünü Ebu Bekir r.a, sonra Ömer b. Hattab, sonra Osman b. Affan, sonra Ali b. Ebi Talib’dir. ALLAH Teâlâ hepsinden razı olsun (zaten de razı olmuştur). Onlar titizlikle Hak üzere ve Hak ile beraber olanlardır. Onların hepsini seviyoruz. Resulullah’ın s.a.s ashabının hepsini hayırla yâd ediyoruz.
Hiçbir müslümanı, büyük de olsa herhangi bir günahı -helal saymadıkça- onu (işledi) diye kâfir saymayız. İman ismini ondan silmeyiz ve onu gerçekten mü’min diye adlandırırız. Bu kişinin kâfir değil de fâsık/günahkâr bir mü’min olması mümkündür.
13 İnsan ve cin, ne mü ’min ne de kâfir olarak yaratılır. İman ve küfür, ALLAH Teâlâ’nın hitabı karşısında insanın kabul veya reddine göre sonradan oluşur.
14 ALLAH Teâlâ, sevap kazandıran tâatı severek ve değer vererek yaratır. Günahları razı olmayarak ve hoşlanmayarak yaratır.
15 Peygamberlikten önce de sonra da onlar masum olup günahlardan korunmuşlardır.
16 Zelle; günah olan şeyler değil, mubah olabilecek konularda isabet edememe durumudur. Zelle insanların, Peygamberleri insanüstü kişiler olarak görmemeleri ve onları ilah saymamaları için olmuştur. ALLAH Teâlâ, onlar üzerinde böyle takdirlerde bulunmuştur.
Mestler üzerine meshetmek sünnettir. Ramazan ayında teravih namazı sünnettir.17 Müttakî insanın da günahkâr insanın da (imam olmaları halinde) arkalarında namaz kılmak caizdir.
‘Mü’min dünyadan mü’min olarak çıktıktan sonra günahkâr bile olsa ‘Ona, günahları zarar vermez, Cehennem’e de girmez, oraya (giren kişi için) orada ebedi kalınacak (oradan hiç çıkılmayacak)’ demeyiz18. (Batıl mezheb) Mürcie’nin dediği gibi ‘Bizim güzel amellerimiz mutlaka makbuldur, kötülüklerimiz mutlaka affedilmiştir’ de demeyiz. Biz şunu söyleriz: Mesele gayet açıktır. Her kim ifsad ve ibtal edici kusurlardan uzak, şartları dâhilinde güzel bir amel işler, sonra da dünyadan çekip gidinceye kadar inkâr etme veya dinden dönme sebebiyle o ameli ibtal etmezse hiç şüphesiz ALLAH Teâlâ o (amel)i zayi etmeyecek, tam aksine onu kabul buyuracak ve ona sevap verecektir. Küfür ve şirk dışındaki günahlar ise (onu işleyen kişi) tevbe etmez de nihayet mü’min olarak ölürse o, ALLAH Teâlâ’nın dilemesine kalmıştır: Dilerse ona azap eder, dilerse de onu affedip ona ateşle asla azap etmez.
Riya, herhangi bir amelde bulunursa onun sevabını yok eder. Ucub da böyledir19.
Peygamberlerin mucizesi haktır, gerçektir. Evliyanın kerameti haktır, gerçektir. Fakat İblis, Firavun ve Deccal gibi (ALLAH) düşmanlarıyla ilgili olarak gelen haberlerde (onlar elinde) vuku bulmuş ve ileride vuku bulacak olan (olağanüstü) hallere mucize veya keramet demeyiz, onlara hacet giderme adını veririz. Bu da şöyle olur: ALLAH Teâlâ, istidrâc20 ve ceza olsun diye düşmanlarının ihtiyaçlarını giderir, onlar da buna aldanırlar ve isyankârlık veya küfürde ileri giderler. Bunların hepsi de olabilir ve mümkündür.
ALLAH Teâlâ, yaratmadan önce de Halik idi, rızık vermeden önce de Râzık/rızık veren idi.
ALLAH Teâlâ Ahirette gözle görülecek, mü’minler de teşbihsiz, herhangi bir nicelik ve niteleme olmaksızın ve yaratılmışlarla aralarında mesafe bulunmaksızın baş gözleriyle Cennet’ten O’nu görecektir.
İman (dil ile) ikrar, (kalb ile) tasdiktir. İman edilecek şeyler açısından gökteki ve yerdeki (ins ve cinnin), imanları artmaz da eksilmez de. Fakat yakîn ve samimiyet
17 Mestler üzerine meshetmeyi caiz görmeyen ve teravih namazı diye bir namazı kabul etmeyenlere cevap olarak söylenmiştir. Bu hükümler Kur’an’da değil, Efendimizin sünnetinde geçmektedir. Sünneti geçerli saymayanlar, mestlere meshetmeyi de teravih namazını da reddetmiş olmaktadırlar.
18 Mü’min, günahı kadar Cehennem’de azap çektikten sonra oradan çıkar ve Cennet’e girer. Bkz. Meryem, 19/71-72. Bu hükmü belirten çokça hadis-i şerif bulunmaktadır. Kimi batıl mezhepler, günahkâr insan küfre gireceği için Cehennem’e girer ve orada ebedi kalır görüşünde olmuştur.
19 Riya, başkalarına karşı gösteriş olsun diye amel etmek, ucub ise insanın kendisini beğenmesi demektir.
20 İstidrâc; ALLAH’ın, düşmanlarına verdiği olağanüstü hallerdir. O düşmanlar kendilerinde bu halleri görünce haklı olduklarını zannedip daha da azarlar. Başkalarını da bununla ikna edip yoldan çıkmalarına sebep olurlar.
açısından artar da eksilir de.21 Mü’minler iman etme ve tevhid konusunda eşittirler, fakat amel etme konusunda farklı derecededirler.
İslâm, teslim olmaktan ve ALLAH’ın emir ve yasaklarına boyun eğmekten ibarettir. Lügat açısından iman ve İslâm arasında fark vardır lakin iman İslâmsız olmaz, iman olmadan da İslâm olmaz. Bu ikisi sırt ve karın gibi (birbirinden ayrı düşünülmez). Din, hem iman hem İslâm hem de tüm şeriatlere isim olmuştur.
ALLAH Teâlâ’yı, O kendisini Kendi Kitabı (Kur’an’da) nasıl vasfetti ise hakkıyla biz bütün sıfatlarıyla öylece biliriz. Hiç kimse gerektiği gibi hakkını tam vererek ALLAH Teâlâ’ya kulluk yapmaya güç yetiremez. Lakin insan, O’nun, Kitab’ı ve Resulünün sünneti vasıtasıyla emrettiği şekliyle emrettiği kadar kulluk yapar.
Mü’minler; marifet, yakîn, tevekkül, rıza, korku, ümit ve iman22 konusunda eşittirler. Fakat imandan öte bütün bunlarda farklı farklıdırlar.
ALLAH Teâlâ kullarına karşı lütufkârdır, Âdildir. Bazen kuluna hak ettiğinden kat kat fazla sevabı Kendinden bir lütuf olarak verir. Günahlara karşı da Kendinden adalet olarak bazen ceza verir, bazen da Kendinden lütuf olarak affeder.
Peygamberlerin a.s. şefaati haktır, gerçektir.23 Günahkâr mü’minler ve azabı gerektiren kebâir ehline, Peygamberimiz’in s.a.s. şefaati haktır, gerçektir, (Kitap, Sünnet ve icma ile) sabittir.
Amellerin, Kıyamet gününde terazi ile tartılması haktır, gerçektir. Peygamberimiz’in s.a.s. Havz-ı Kevser’i haktır, gerçektir.
Davacı ve davalıların, Kıyamet gününde (haksızdan) sevapları (alınarak haklıya
21 İman veya inkâr edilmesi gereken şeyler ne eksilir ne çoğalır. Bütün Peygamberler iman konusunda aynı şeyleri söylemişlerdir. Bu açıdan mü’minler arasında fark yoktur. Fakat mü’minler amelleri ve samimiyetleri oranında farklı fazilet derecelerine sahip olurlar. Mesela, herhangi bir mü’min Hz. Ebu Bekir ile aynı şeylere iman eder. Ama fazilet ve samimiyet açısından Hz. Ebu Bekir’e ulaşması mümkün değildir.
22 Marifet ve yakîn ALLAH Teâlâ hakkındaki umumî bilgidir. Bu bilgi ilham şeklinde ALLAH Teâlâ tarafından insanın kalbine atılırsa marifet adını alır. İnkârı imkânsız şekilde kesin olursa yakînî bilgi olur. Kur’an-ı Kerim’de ölüm için yakîn kelimesi kullanılmıştır. (Hicr, 15/99). Çünkü ölüm, îmânî her şeyi ayan beyan eder. Ölen insan iman edilmesi gereken her şeyi artık çok açık şekilde görmüş olmaktadır. Tevekkül her şeyi ALLAH’tan bilmek ve işleri ona havale etmek, O’nun verdiğine rıza göstermektir. Korku ve ümit ise Cehennem’e atılmaktan korkmak, Cennet’e girmeye ümitli olmaktır. Mü’min korku ve ümit üzere olur.
23 Şefaat etme yetkisi ile şefaat etme işini birbirine karıştırmamak gerekir. Şefaati inkâr edenler bu ikisini birbirinden seçememektedir. Şefaat etme ve edebilme yetkisini sadece ALLAH Teâlâ verir. Başkalarının zaten bunu verme imkânı yoktur. Şefaat etme işi ise, yetki verildikten sonra o yetkiyi kullanarak başkalarına şefaat etmek ve onların affedilmeleri için aracı olmaktır. Şefaat ile ilgili çok sayıda âyet-i kerime ve hadis-i şerif vardır. Kur’an-ı Kerim umumiyetle şefaat yetkisinden, hadis-i şerifler ise şefaat etmekten ve kimlere yetki verileceğinden bahseder. En büyük şefaat yetkisi sadece Peygamber Efendimiz’e s.a.s. verilecektir. Bkz. Buhari, Teyemmüm, 1, İ’tisam, 1… ; Müslim, Mesâcid, 3,5-7,8… Ashab-ı Kiram, Efendimiz’den kendilerine şefaat etmesini talep etmişlerdir. Peygamber Efendimiz’den şefaat isteyen kişi, O’ndan şefaat etme yetkisi istiyor değil, Peygamberimiz yetkiyi aldıktan sonra kendisini unutmamasını ve kendisine de şefaat etmesini istemektedir.
verilmesi suretiyle) kısas yapılıp (ödeşme olması) haktır, gerçektir. Haksızların sevabı yoksa haklının günahlarının onlara vurulması mümkündür ve gerçektir24.
Şimdi bugün Cennet ve Cehennem (mevcuttur), yaratılmıştır. Ebediyyen de son bulmayacaklardır. İri ve güzel gözlü huriler de ölümsüzdür.
Allah Teâlâ’nın ceza vermesi de mükâfat vermesi de ebediyyen son bulmayacaktır.
ALLAH Teâlâ, Kendinden bir lütuf olarak dilediği kimseyi doğru yola erdirir. ALLAH’ın saptırması ise, (bozuk niyetinden dolayı sapacak olan kimseyi) kendi haline bırakmasıdır. Kendi haline bırakması o kişiyi, Zatının rızasına ermesine muvaffak kılmamasıdır. Bu da O’nun adaleti gereğidir25. Kendi haline bırakılmış olan kişiyi cezalandırması da aynı şekilde (adaletinin gereğidir).
‘Şeytan, kuldan imanını baskı ile cebren soyar alır’ dememiz caiz değildir. Lakin şöyle deriz: ‘Kul, imanı terkeder. Onu terk ettiği anda hemen şeytan ondan (imanı) soyar alır.
Kabirde Münker ve Nekîr’in sorgu-suali haktır, gerçektir. Kabrinde iken kula ruhunun iade edilmesi haktır, gerçektir. Kabir sıkıştırması/azabı ve kâfirlere tümden, müslümanlara ise kısmen azap etmesi haktır, gerçektir.
Âlimlerin, ALLAH Teâlâ’nın –Azze ve Celle- sıfatları ile ilgili olarak farsça ‘El/dest’ hariç diğer bütün farsça söyledikleri caizdir. Dolayısıyla teşbihsiz ve keyfiyetsiz ‘Be rûy-i Hüda (Allah’ın yüzü-suyu hürmetine)’26 azze ve celle denmesi caizdir.
ALLAH Teâlâ’nın (kula) yakınlığı ve uzaklığı mesafenin kısalığı veya uzaklığı anlamında değildir. ALLAH katında insanın üstünlüğü veya alçak oluşu yönüyledir. Lakin itaatkâr olan kişi keyfiyetsiz olarak O’na yakındır. İsyankâr olan da keyfiyetsiz olarak O’ndan uzaktır. Yakınlık, uzaklık ve (ALLAH’a) yönelme, yalvarıp yakaranın (durumuna göre) olur. Cennette O’na komşu olmak da O’nun huzurunda olmak da keyfiyetsiz böyledir.
Kur’an, Resulullah’a s.a.s. indirilmiştir, sahifelere yazılmıştır. Kur’an’ın (tüm) âyetleri, kelam olması açısından, fazilet ve azamette eşittir. Ancak şurası var ki bazı âyetlerde (o âyetlerin bizzat) zikir olmasının fazileti yanında zikrolunan şeyin fazileti de mevcuttur. Mesela Âyetu’l-Kürsî böyledir. Çünkü (o âyette) ALLAH Teâlâ’nın celali, azameti ve sıfatları söz konusu edilmiştir. Dolayısıyla (o âyette) zikir fazileti ile zikrolunan şeyin fazileti bir araya gelmiştir. Bazı âyetlerin de sadece zikir fazileti
24 Peygamber Efendimiz; ümmetin müflisinin, Ahirette ödeyecek sevabı kalmadığı için, haklının günahlarını yüklenen haksız kişi olduğunu beyan etmektedir. Bkz. Buhari, Edeb, 102; Müslim, Birr, 60.
25 İnsan her türlü delil ve davete rağmen yine de bozuk niyet sahibi ise kalbi mühürlenir ve ALLAH Teâlâ onu kendi haline bırakır, adeta ‘Ne halin varsa gör’ der. Bu insan artık doğru yola gelemez ve sapar gider. Tabii ki ALLAH Teâlâ bu hale razı değildir.
26 Farsça ‘ALLAH’ın yüzü hürmetine’ demektir.
vardır. Mesela kâfirlerin kıssaları böyledir. Bu (ayetlerde) zikrolunan şeylerin yani kâfirlerin fazileti yoktur.
Aynı şekilde (ALLAH Teâlâ’nın) isim ve sıfatları azamet ve fazilette eşittir, aralarında fark yoktur.
İnsanın, tevhidin ince meselelerinde bir müşkili çıkacak olursa o kişinin, soracağı bir âlim buluncaya kadar hemen ALLAH Teâlâ katında doğrusu ne ise ona iman etmesi gerekir. O âlimi aramayı geciktirmesi caiz değildir. Bekleyip durması konusunda mazereti geçersizdir. Bekler durursa küfre girer (neûzu billah).
Mi’rac haberleri haktır, gerçektir. Kim (bu rivayetleri) reddederse o kişi sapıktır, bid’atçidir.27
Deccal’in, Ye’cûc ve Me’cûc’un ortaya çıkması, güneşin batıdan doğması İsa’nın
a.s. gökten inmesi ve sahih rivayetlerde geçen diğer Kıyamet alâmetleri haktır, gerçektir, vuku bulacaktır. ALLAH, dilediği kimseyi Sırat-ı Müstekîm’e erdirir.28
27 Muazzam Mi’râc olayı ile ilgili hadis-i şerifler tam 45 sahabiden nakledilmiştir. Bu rakam ‘Mütevatir hadis’ olmak için gerekli sayıdan çok daha fazladır. Bkz. Kettânî, Nazmu’l-Mütenasir mine’l- Hadîsi’l-Mütevatir, s. 219. Dolayısıyla bu kadar çok sahabeden nakledilen bu hadis-i şerifin inkâr edilmesi iman açısından ciddi bir sonucu beraberinde getirir. İmam-ı A’zam’ın ifadesiyle en azından ‘Sapık ve bid’atçi’ olmayı gerektirir.
28 Bakara, 2/213; Yunus, 10/25.
ESAB YAZARLAR
Muhammed Salih EKİNCİ ESAB ŞEREF BAŞKAN Ehli Sünnet Alimler Birliği Şeref Başkanı Prof. Dr. Orhan ÇEKER ESAB BAŞKAN Ehli Sünnet...
Devamı...AİLE YAPIMIZ HIZLA BOZULUYOR
Aile toplumun en temel yapı taşıdır. Sağlam aile sağlam toplum demektir. Ailenin bozulduğu toplumlar süreç içerisinde türlü belâ ve musibetlere...
Devamı...İSLAM HUKUKUNDA AKİT / Sözleşme Nazariyesi
PDF İNDİR Akit nazariyesine doğrudan girmeden önce bazı temel ıstılahları / terimleri(kavramları) izah etmede zorunluluk vardır.BAZI ISTILAHLARİslam Hukukunda akit nazariyesini...
Devamı...EHL-i SÜNNET İTİKADI
PDF İNDİR EHL-i SÜNNET İTİKADIİslâm âlemi inanç konusunda umumiyetle ya Matüridî veya Eş’arî mezhebini takib etmiştir. Bu iki mezhebin Kitab...
Devamı...KUDÜS / GAZZE DAVAMIZ
İlk kıblemiz Mescid-i Aksâ ibadet maksadı ile gidilmeye değer üç mescitten birisidir.Kudüs ve çevresi Yüce Allâh‘ın (cc) Kur’ân-ı Kerîm’de etrafını...
Devamı...ESAB 2024 TOPLANTI İLK HAFTA
ESAB Ehl-i Sünnet Âlimleri Birliği'nin 2024 Yılının 1. olağan programına hoş geldiniz.PROGRAM AKIŞI; Kur'an tilaveti, değerli konuşmacılarımızın sunumları ve birlikte...
Devamı...
